a) Kavram ve Tarihçe

    Fıkıh kelimesi sözlükte “bir şeyi bilmek, iyi ve tam anlamak, içyüzünü ve inceliklerini kavramak” anlamına gelir. Terim olarak fıkıh hicri ilk asırlarda zihni çaba ile elde edilen dini bilgilerin tamamını ifade etmişken, iman ve itikad konularının ayrı bir ilim dalı olarak teşekkül etmesine paralel olarak, ileri dönemlerde İslam’ın fert ve toplum hayatının değişik yönleriyle ilgili şer‘i-ameli hükümlerini bilmenin ve bu konuyu inceleyen ilim dalının özel adı olmuştur. Fıkıh ilminde uzman olan kimselere de fakih (çoğulu fukaha) denir. Öte yandan fıkıh, ilk dönem literatüründe, şer‘i delillerden hüküm elde etme faaliyeti olan ictihad anlamında kullanılmış, fakih ve müctehid eş anlamlı kabul edilmişken, ileri dönemlerde ictihad yetkinliğine ulaşamamış fakat fıkhi hükümleri delilleriyle birlikte bilen veya fıkıh ilmi ile meşgul olan kimselere de fakih denmeye başlanmıştır.



    Bir bakıma müslümanın davranış bilgisi demek olan fıkhın iki ana kaynağı, Kur’an ve Sünnet’tir. Kur’an’ın nüzulü ve Hz. Peygamber’in bu dini insanlığa tebliği miladi 610-632 yılları arasına rastlayan yirmi üç yıla yakın bir zaman dilimine yayılmıştı. İslami öğretilerin doğru anlaşılabilmesi ve sağlıklı biçimde uygulanabilmesi için kuşkusuz İslam tebliğinin bir bütün olarak düşünülmesi gerekir. Ancak, bu kapsamdaki hükümlerin tebliğinde izlenen metodun ve esas alınan öncelikler sıralamasının dikkate alınması da, bütünün iyi kavranması açısından önemlidir. Konuya bu açıdan bakıldığında İslam tebliğinin farklı özellikler taşıyan biri Mekke dönemi diğeri Medine dönemi olmak üzere iki ana döneme yayıldığı görülür.

    Gerçekten Hz. Peygamber, hicrete kadar geçen on iki yılı aşkın süre içinde (Mekke döneminde) şirk ve sapıklıkla mücadele etmiş, insanların İslam’ın inanç ve ahlak esaslarına gönülden bağlanmaları için çaba harcamıştır. Bu dönemde inen Kur’an-ı Kerim ayetleri, kalplere tevhid inancını, yardımlaşma ve fazilet duygusunu yerleştirmeyi hedef alıyor, evrendeki varlık ve olaylar üzerinde düşünmeye yönlendiriyor, yer yer somut anlatımlarla hemen bu hayatın peşi sıra bir ahiret hayatının bulunduğunu vurguluyor, geçmiş toplumların tarihinden ibret levhaları gösteriyor; böylece daha sonra tebliğ edilecek hükümler sisteminin ruhunu ve külli esaslarını hazırlıyordu. Bu dönemde inen ayetlerde ameli hükümler pek nadirdi.

    Hz. Peygamber Medine’ye geldikten sonra, örgütlediği toplumun barış içinde yaşayabilmesini sağlayacak bir ahidname (antlaşma metni) düzenleme işine öncelik verdi. Resulullah’ın bu girişimi, onun bu dönemde, ashabına ve tüm insanlığa hayatın dini, siyasi ve medeni bütün yönlerine ait uygulamalı bir model ortaya koymayı planladığını gösteriyordu. Sıra, Mekke döneminde oluşturulan sağlam inanç ve ahlak temellerinin üzerine, dünyevi hayatı ahiret hayatı ile dengeli biçimde düzenleyecek bir sistemin sütunlarını oturtmaya gelmişti. İşte böyle bir süreç içinde ortaya konan fıkhi esaslar ve hükümler, daha sonra müstakil bir ilmin ve zengin bir hukuk hazinesinin ana malzemesini oluşturmuştur.

    Hz. Peygamber hayatta iken vahiy devam ettiğinden, karşılaşılan meseleler doğrudan doğruya Resulullah’a arzedilir, konu hakkında ya ayet iner veya Hz. Peygamber onu doğrudan kendisi çözümlerdi. Bu ikinci yol, Hz. Peygamber’in kendi ictihadına göre hükmetmesiydi. Esasen Resulullah’ın ictihadı vahyin kontrolünde olduğundan, onun ulaştığı sonuçların isabetsiz olması halinde, o şekli ile kalması düşünülemez ve -son tahlildebu hükümler de sünnet kapsamında sayılır. Resulullah’ın bu yola başvurmasının asıl önemli yönü ise, sahabeyi ictihada alıştırması ve özendirmiş olmasıydı. Nitekim Hz. Peygamber’in Muaz b. Cebel’i Yemen’e kadı olarak gönderirken ona, önüne getirilen uyuşmazlıkla ilgili Allah’ın kitabında ve Peygamber’in sünnetinde bir hüküm bulunmadığında ne yapacağını sorması üzerine Muaz’ın “Kendim ictihad ederim” cevabını vermesi Hz. Peygamber’i ziyadesiyle memnun etmişti (Tirmizi, “Ahkam”, 3).

    Hz. Peygamber’in vefatından sonra sahabenin hem Kur’an ve Sünnet’in çizdiği istikametten ayrılmama hem de karşılaştıkları yeni meseleleri bu çerçevede çözüme kavuşturma zaruretiyle karşı karşıya kaldığı, bu sebeple de dini çözüm üretme (fetva) ve ictihad faaliyetini yoğun olarak sürdürdüğü, bilhassa Hz. Ömer’in devlet başkanı sıfatıyla birçok farklı görüş ve uygulamayı gündeme getirdiği bilinmektedir. Sahabe dönemini takip eden tabiin ve tebeu’ttabiin döneminde sosyal şartlardaki ve siyasal yapıdaki değişim, normatif ilimlerin oluşum seyrine uygun olarak, fıkhın da gitgide nazari bir renk kazanmasına zemin hazırladı. Sahabilerin, o günkü İslam coğrafyasının değişik yerleşim merkezlerine dağılarak başlattığı tebliğ, eğitim ve öğretim faaliyeti daha sonraki nesillerde meyvesini vermeye başladı, üstat ve muhit farklılığının yanı sıra önceki nesilden intikal eden sünnet malzemesi ve re’y ictihadı karşısında tavır farklılığı da hadis ekolü (ehl-i hadis) ve re’y ekolü (ehl-i re’y) adıyla iki ana temayülün ve gruplaşmanın sebebini teşkil etti.

    Emeviler’in sonu ile Abbasiler devrinin başlarında Hicaz (veya Medine) merkezli olarak oluşan fıkıh ekolü ehl-i hadis (veya ehl-i eser), Irak merkezli olarak oluşan fıkıh ekolü de ehl-i re’y adıyla anılmaya başlanmıştı. Her iki ekol de kitap, sünnet ve sahabe icmaını hüküm kaynağı olarak kullanmakla birlikte, Hicazlılar Medine halkının örfüne Hz. Peygamber’in yaşayan sünneti diyerek ayrı bir değer verdiler ve muhitleri gereği ellerinde bulunan zengin hadis malzemesiyle yetinmeye çalıştılar. Hayat tarzının ve karşılaşılan meselelerin oldukça sade olması sebebiyle bölgede re’y faaliyetine ciddi bir ihtiyacın bulunmadığı, ayrıca bu fakihlerin de hadisten cevabını bulamadıkları yeni fıkhi meselelerde ictihad etme konusunda hayli çekingen davrandıkları bilinmektedir. Iraklı fakihler ise, bölgede hakim olan fikri ve siyasi kargaşanın, sosyal şartların Hicaz’a nisbetle hayli farklı oluşunun tabii sonucu olarak, karşılaştıkları yeni meselelerin dini hükmünü ictihad ederek belirleme ve inisiyatifi kaçırmama, rivayet edilen hadisleri de titizlikle inceleyerek daha ihtiyatlı karşılama yolunu seçtiler. Bu iki ekol bir bakıma, Kur’an ve Sünnet metinlerini anlamada ve yorumlamada lafızla yani söylenenle yetinme ile lafzın yanı sıra maksadı yani söylenmek isteneni de göz önünde bulundurma ve rivayetlerin içerik tenkidine de yer verme şeklinde özetlenebilecek ve her dönemde İslam bilginleri arasında varlığını koruyacak olan iki farklı temayülü bünyesinde barındırmakta veya kısmen temsil etmekteydi.

    Tabiin ve tebeu’t-tabiin dönemlerinde başta Hicaz ve Irak olmak üzere çeşitli bölgelerde ve merkezlerde devam eden re’y, fetva ve tedris faaliyetinin hicri II. yüzyılın ortalarından itibaren daha sistemli ve doktriner hale geldiği, önce Kufe’de Ebu Hanife ve öğrencilerinin ehl-i re’y fıkhını, sonra da Medine’de İmam Malik’in ve öğrencilerinin ehl-i hadis fıkhını zenginleştirerek ekolleştirdiği, bu ilim halkalarında doktriner bir fıkıh eğitim ve tartışma ortamının kurulduğu ve bunu verimli tedvin faaliyetinin izlediği görülür.

    Bunu tepkici veya sentezci diğer fıkhi ekolleşmeler takip etmiş ve neticede hürriyetçi ve hoşgörülü bir ictihad ortamında zengin doktriner tartışmaların yapılmasına ve ileride mezhep olarak şekillenecek yeni fıkhi oluşumların ortaya çıkmasına imkan hazırlanmıştır.

    İctihadi görüşler ve fıkhi ekolleşmeler hakkında iyi niyetle yapılan hatalı ictihad için bile ecir olduğu ilkesinden hareketle, hak-batıl, sünnet-bid‘at ayırımı ve nitelendirmesi doğru olmayıp en fazla isabetli-isabetsiz, yanlışdoğru gibi nitelendirmeler yapılabilir. Siyasi ve itikadi bir hareket olan Şia’nın aynı zamanda kendine özgü fıkhi doktrin ve çözüm de ürettiğini, ancak Şia’nın Ehl-i sünnet dışında tutulmasının sebebinin mezhebin fıkhi görüşleri değil siyasi tutumu ve itikadi görüşleri olduğunu burada tekrar hatırlatmak gerekir. Şia kısmının ayrı bir blok oluşturması ve hicri ilk asırlarda münferit görüş ve ekollerin çoğunun da zamanla unutulması veya taraftarlarının kalmaması sonucu, Sünni dünyada Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli mezhepleri kalmış, Şia kesiminde de Ca‘feriyye ve Zeydiyye mezhepleri kayda değer ölçüde yaygınlık kazanmış ve günümüze kadar belirli yoğunlukta yaşama imkanı bulmuştur.

    b) Fıkıh Mezhepleri

    İtikadi fırkalar gibi fıkıh mezheplerinin de büyük kısmı kurucusu sayılan müctehidlerin isimlerine nisbetle anılırlar. Burada “dört mezhep” adıyla şöhret bulmuş Sünni fıkıh ekolleri olan Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli mezhepleri ile diğer fıkıh ekolleri hakkında özet bilgi verilmekle yetinilecektir.

    Hanefi mezhebi Sünni fıkıh ekollerinin kronolojik sıra itibariyle ilki olup, İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye nisbet edildiği için bu isimle anılmıştır. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin asıl adı Nu‘man b. Sabit’tir. 80 (699) yılında Kufe’de doğmuş, 150 (767) yılında Baðdat’ta vefat etmiştir. Aslen Türk veya Farisi olduğu yönünde görüşler vardır. Nu‘man b. Sabit, Hanefi mezhebi muhitinde “İmam-ı Azam” (büyük imam) lakabı ile anılır. Dindar ve varlıklı bir aileden gelen Nu‘man b. Sabit önce Kufe’de Kur’an-ı Kerim’i hıfzedip, sarf, nahiv, şiir ve edebiyat, cedel ve kelam öğrendi. Kufe, Basra ve Irak’ın ileri gelen üstatlarından hadis dinledi.

    Yirmi yaşının biraz üzerindeyken Irak’ın en ünlü fakihi ve Irak fıkhının üstadı Hammad b. Ebu Süleyman’ın (ö. 119/738) ilim halkasına katıldı ve uzun zaman bu ders halkasına devam etti. Bu arada Ca‘fer es-Sadık, Muhammed elBakır da dahil olmak üzere pek çok alimden istifade etti.

    Ebu Hanife, Hammad b. Ebu Süleyman’ın vefatı üzerine onun kürsüsüne geçti ve ders vermeye başladı. Takva sahibi, zeki, konulara hakim ve bildiklerini tatlı dil, güleryüz ve özlü ifadelerle anlatan iyi bir üstat olduğu kısa zamanda duyuldu ve çok geçmeden ders halkası dönemin ileri gelen ilim erbabının katıldığı ve fıkhi meselelerin ve çözümlerinin derinlemesine tartışıldığı ileri düzey bir fıkıh akademisine dönüştü. Kırk yaşlarında başlamış olduğu bu öğretim hayatına otuz sene kadar devam etti. Onun ders halkalarında yetişen talebelerin sayısının 4000’i aştığı ve bunlardan kırk kadarının ictihad derecesine vardığı nakledilir.

    Ebu Hanife’nin ticari hayatın ve günlük meselelerin içinde bulunması, insanların problem, temayül ve ihtiyaçlarını yakından tanıması da, ictihadlarının kabul görmesini sağlamış ve uygulanma şansını artırmıştır. Ebu Hanife, hocaları tarafından kendisine intikal ettirilen önceki nesillere ait fıkhi görüşleri, rivayetleri ve ilmi mirası, içinde bulunduğu devrin şartlarını ve insanların ihtiyaçlarını dikkate alarak dinin genel ilke ve amaçları açısından yeniden değerlendirmeye ve sınırlı naslar ile sınırsız olaylar, naklin hükmü ile aklın yorumu, hadis ile re’y arasında makul bir denge kurmaya çalışmıştır. Bunun için de örf ve adeti, Kur’an’ın genel ilkelerini, kamu yararını daima göz önünde bulundurmuş ve istihsan metodunu sıklıkla kullanmıştır. Verdiği hüküm ve fetvalarında şahsi teşebbüs ve sorumluluğun, kişi hak ve hürriyetlerinin korunmasını ilke edinmiştir. Onun bu metodu ve tavrı, daha sonra adına izafe edilerek oluşacak olan Hanefi mezhebinin de genel esaslarını ve metodunu teşkil etmiştir.

    İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin talebeleri onun tedrisatını devam ettirdiler ve ondan öğrendikleri usule uyarak kaynaklardan hüküm istinbatını sürdürdüler. Talebelerinden bilhassa ictihad derecesine yükselenler, özellikle de Ebu Yusuf ve İmam Muhammed hocalarının görüş ve fetvalarını tasnif ve tedvin işine giriştiler.

    Hanefi mezhebi Irak’ta doğmuş ve Abbasiler devrinde Ebu Yusuf’un “kadılkudat” (baş kadı) olması ile devletin başlıca fıkıh mezhebi haline gelmiştir. Hanefi mezhebi bilhassa doğuya doğru yayılarak Horasan ve Maveraünnehir’de büyük bir gelişme göstermiştir. Pek çok Hanefi fakihi de buralardan yetişmiştir. Abbasi devri sona erince yayılma durmuşsa da Osmanlı Devleti’nin kurulması ve bu mezhebi ülke genelinde hukuki istikrarı ve yargı birliğini sağlamak maksadıyla adeta devletin resmi mezhebi olarak benimsemesi üzerine etki alanı yeniden genişlemiştir. Bugün Türkistan, Afganistan, Türkiye ve Balkanlar’da Hanefi mezhebi çok yaygındır. Diğer mezhep mensuplarının pek az bulunduğu Hindistan’da ve Pakistan’da ise Hanefi mezhebinin tek mezhep olduğu söylenebilir.

    Maliki mezhebi, fıkıh ekollerinin kronolojik sıra itibariyle ikincisi olup, büyük hadis ve fıkıh bilgini Malik b. Enes’e nisbet edildiği için bu isimle anılmıştır. İmam Malik b. Enes, 93 (712) yılında Medine’de dünyaya geldi. Orada yetişti. Medine o dönemde, Peygamber’in hadisleri ve sahabe ve tabiun fetvaları bakımından bir merkez idi. Malik b. Enes böylesine zengin bir ilim atmosferinde eğitim öğretim gördü. İbn Hürmüz, İbn Ömer’in azatlısı Nafi‘, İbn Şihab ez-Zühri, Yahya b. Said gibi tanınmış tabiun bilginlerinden hadis ve fıkıh dersleri aldı. Olgunluk çağına gelince, Medine’de Mescid-i Nebevi’de ders ve fetva vermeye başladı. Döneminde Medine fıkhının imamı olarak tanındı, etrafında geniş bir ilim halkası oluştu, öğrenciler yetiştirdi ve 179 (795) yılında vefat etti.

    Öğrencilerinin rivayetlerinden ve mezhebin usulünü yazan alimlerin ifadelerinden İmam Malik’in hüküm istinbatında kitap, sünnet, icma, sahabe kavli, örf ve adet delilleri dışında kıyas, istihsan, mesalih-i mürsele, sedd-i zerai‘ gibi fer‘i delillere de başvurduğu anlaşılmaktadır. İmam Malik’in fıkhının en belirgin özelliği, Medine halkının uygulamasına (ameli ehl-i Medine) çok önem vermesidir. O haber-i vahidi kabul için, bu haberin Medineliler’in ameline muhalif bulunmamasını şart koşmuştur. Ona göre, Medineliler’in ameli mütevatir sünnet mesabesindedir. Zira İmam Malik zamanındaki Medine tatbikatı, Hz. Peygamber döneminden tevatür sayısının çok üzerinde topluluklar aracılığıyla intikal ettirilmiş uygulamalardır. Hz. Peygamber yaklaşık on yıl onların içinde yaşamış, onların örf ve adetlerini görmüş, İslam’ın ruhuna aykırı olanlarını ilga etmiş, bir kısmını düzeltmiş, diğer bir kısmını da olduğu gibi bırakmıştır. Şu halde bu uygulamanın (amelin) mütevatir sünnet mesabesinde sayılması gerekir.

    Maliki mezhebi iki yolla yayılmıştır. Bunlardan biri İmam Malik’in yazdığı eserler, ikincisi de onun talebelerinin tedvin ve eğitim faaliyetidir. Ülkenin çeşitli bölgelerinden özellikle de Mısır ve Kuzey Afrika tarafından gelen öğrenciler daha sonra bölgelerine dönerek İmam Malik’in görüş ve fetvalarını yaydılar. Sahnun’un (ö. 240/854) öncülüğünde tedvin edilen ve İmam Malik’in ve yakın öğrencilerinin görüşlerini toplayan el-Müdevvene isimli hacimli eser, Muvatta ile birlikte Maliki mezhebinin temel iki kitabı sayılır.

    Maliki mezhebi, önce Hicaz bölgesinde yayılmış, sonra İmam Malik’in Esed b. Furat, Abdullah b. Vehb, Abdurrahman b. Kasım gibi talebeleri vasıtasıyla Mısır, Kuzey Afrika ve Endülüs’e yayılmıştır. Hatta, bu mezhep bir zamanlar İspanya’da Endülüs Emevi Devleti’nin resmi mezhebi olmuştur. Günümüzde Mısır’da, Kuzey Afrika’da (Tunus, Cezayir, Fas), Sudan’da Maliki mezhebi çok yaygındır. Hicaz bölgesinde ise, Malikiler’in sayısı oldukça azdır.

    Şafii mezhebinin kurucusu sayılan, Muhammed b. İdris eş-Şafii 150 (767) yılında Gazze şehrinde (Filistin) doğdu. İmam Malik’ten Medine fıkhını, İmam Muhammed’den Irak fıkhını öğrendi. Böylece Hicaz fıkhı ile Irak fıkhını birleştirdi. İmam Şafii Bağdat’ta muhtemelen iki yıl kadar kaldıktan sonra Mekke’ye döndü ve Mekke’de dokuz sene ders verdi. Bu devir Şafii’nin ilim hayatının en verimli devridir. Çünkü o, Mekke’ye ehl-i re’y fıkhı ile ehl-i hadis fıkhını birleştirerek dönmüş, yaptığı seyahatlerde asrında yaşayan alimlerin görüşlerine vakıf olmuş, onları incelemiş, rivayet ettikleri hadislerin çoğunu toplamıştı.

    İmam Şafii hicri 195 senesinde tekrar Bağdat’a geldi. Bu ikinci gelişinde, artık o Irak ve Hicaz fıkıh ekollerini derinlemesine incelemiş, fıkıhta kendi usulünü ortaya koymuş olarak talebe yetiştirmeye başladı. Hicri 198 yılında Mısır’a gitti ve 204 (820) yılında orada vefat etti. Vefat ettiği zaman elli dört yaşında idi. Mısır’da kaldığı dört sene içinde tecrübeleri ve yeni muhitin şartları ışığında eski bilgilerini yeniden etüt etmeye başladı, bazı görüşlerinden vazgeçti, yenilerini ortaya koydu. Böylece onun rücu ettiği eski görüşleri ile yeni görüşlerinden oluşan “mezheb-i kadim”i ve “mezheb-i cedid”i teşekkül etmiş oldu. O hicri 204 yılında Mısır’da vefat ettiği zaman arkasında zengin bir fıkıh hazinesi ve kalabalık bir talebe topluluğu bıraktı. Mekke, Bağdat ve Mısır’da yetiştirdiği seçkin talebeleri onun eserlerini okuttular, görüşlerini ve diğer fakihlerle olan ihtilaflarını naklettiler. İşte bu öğrencilerin gittikçe genişleyen ders halkaları neticesinde Şafii mezhebi ortaya çıkmış oldu.

    Şafii mezhebi önce Mısır’da sonra Suriye, Irak, Horasan ve Maveraünnehir’de yayıldı. Çoğu zaman fetvada ve öğretimde Hanefiler’le yan yana yer aldı. Bugün Şafii mezhebi ülkemizin güneydoğu ve doğu illeri ile yukarıda sayılan bölgelerde yaygın durumdadır.

    Hanbeli mezhebinin kurucusu sayılan, Ahmed b. Hanbel hicri 164 yılında Bağdat’ta dünyaya geldi. Genç yaştan itibaren Bağdat’ta hadis toplamaya başladı. Hicri 186 yılına kadar hadis alimlerinden dinlediği bütün hadisleri kaleme aldı. Hadis araştırma ve tesbiti amacıyla İslam ülkelerini diyar diyar dolaştı. Ahmed b. Hanbel hadis ilminde rivayete önem verdiği kadar, naslardan hüküm çıkarmaya da itina gösterdi. O İmam Şafii’nin fıkıhtaki bilgisine, hüküm çıkarma ve istinbat usul ve metoduna hayrandı. Ahmed b. Hanbel Mekke’de, Bağdat’ta İmam Şafii’den bu metotları öğrendi ve benimsedi. Böylece hadisleri sadece rivayetle yetinmeyip, onların fıkhi mana ve maksatlarını da araştırdı. Olgunluk yaşına geldiği zaman ders okutmaya ve fetva vermeye başladı. Bu devirde fakihlerin çalışmaları meyvelerini vermiş, çok değerli fıkıh eserleri birer birer ortaya çıkmış, ilk üç mezhebin birinci el kaynakları tedvin edilmişti. İmam Ahmed b. Hanbel kendisini böyle zengin bir fıkıh servetinin içinde buldu. Bunlardan en iyi bir şekilde istifade etmesini bildi.

    Ahmed b. Hanbel ibadet ve muamelat konularında iki ayrı usul benimsedi. İbadet konularında naslara ve Selef’in eserlerine sımsıkı sarıldı. Delilsiz hüküm vermekten sakındı. Muamelatta da yine Selef’in yolu olan, bir şeyin haram veya helal olduğuna dair naslarda delil yoksa o mubahtır prensibine sarıldı. “Eşyada aslolan mubahlıktır” prensibini Hanefi, Şafii ve Malikiler de benimserler, ancak Hanbeliler muamelatta daha belirgin biçimde serbestlik taraftarıdırlar. Onlar mukavele serbestisini alabildiğine geniş tutmuşlardır. Dinin haram kıldığı şartlar müstesna, bu mezhep ticarette tarafların istedikleri şartları koşabileceğini hükme bağlar. Bu mezhepte nassa ve esere sıkı sıkıya bağlı olmanın neticesi bir yandan ictihadla hüküm elde etme güçleştirilirken, diğer yandan nassa dayanmadan bir şeye caiz değildir demeyi de zorlaştırmıştır. Eşyada aslolan mubahlıktır kaidesi temel alındığı için mubah ufku genişlemiş ve bu bakış açısı büyük ölçüde akidlere de yansımıştır.

    Ahmed b. Hanbel’in çoğu müstakil veya mezhepte müctehid olan talebe ve müntesipleri, onun görüşleri etrafında Hanbeli fıkıh ekolünün oluşmasını sağlamışlar, önceleri Bağdat’ta doğan bu mezhep daha sonra diğer İslam bölgelerine de yayılmaya başlamıştır. Hanbeli mezhebinin usul ve özellikleri, temelde Ahmed b. Hanbel’in metodolojisi ve fıkhi görüşlerine dayanır. Mezhebin ayırıcı vasfı olarak re’y ve kıyastan çok ayet, hadis ve sahabe kavli gibi nakli delillere dayanması dikkat çeker. Mezhepte bir bakıma hadise dayalı fıkıh anlayışı hakimdir. Sadece fiilen karşılaşılan problemlere çözüm üretilmiştir. Teknik anlamda tam bir fıkıh mezhebi değil, bir nevi hadis ekolü olarak da görüldüğü için, Hanbeliliği fıkıh mezhepleri arasında saymayanlar da vardır. Ahmed b. Hanbel’in, devrinde Şia’ya ve diğer Ehl-i sünnet dışı fikri ve itikadi akımlara karşı mücadele etmesi, onlara karşı hadisleri ve geleneksel din anlayışını (Selefilik) savunmuş olması, onu devrinde Ehl-i sünnet’in temsilcisi konumuna getirmiş, Hanbeliliğin fıkıh mezhebi olmasında bu hususun büyük etkisi olmuştur. Ancak Hanbeliliğin fikri ve fıkhi gelişiminde yukarıda zikredilen tedvin faaliyetlerinin yanı sıra İbn Teymiyye ve öğrencisi İbn Kayyim el-Cevziyye’nin eserlerinin de büyük payı vardır.

    Son yüzyılda Arap dünyasında baş gösteren ve dini olduğu kadar siyasi ve sosyo ekonomik bir mahiyet de arzeden Vehhabilik hareketi, özellikle akaid alanındaki görüşleri ve Selefi tavrı sebebiyle Hanbeli mezhebini kendilerine yakın bulduğu için Hanbeli mezhebi günümüzde başta Hicaz bölgesi olmak üzere Irak, Suriye, Filistin ve Mısır’da da bir hayli taraftar bulmuş durumdadır. Hanbeli mezhebi bugün Suudi Arabistan’da resmi mezhep konumundadır.

    Re’y ve ictihad faaliyetinin yoğunlaşıp fıkhi düşüncenin daha doktriner ve sistematik hale geldiği ve hoşgörülü-hürriyetçi bir fikri tartışma ortamının bulunduğu hicri II ve III. yüzyılda, yukarıda haklarında özet bilgi verilen dört büyük Sünni fıkıh mezhebinin imamının ve öğrencilerinin yanı sıra birçok büyük ve bağımsız müctehidin yetiştiği ve bunların da görüşleri etrafında kısmi bir gruplaşmanın olduğu bilinmektedir. Bunlar arasında Mekke’de Süfyan b. Uyeyne (ö. 198/813); Kufe’de Süfyan es-Sevri (ö. 161/778), İbn Ebu Leyla (ö. 148/765), İbn Şübrüme (ö. 144/761); Bağdat’ta Ebu Sevr (ö. 240/854), Davud ez-Zahiri (ö. 270/883). İbn Cerir et-Taberi (ö.310/922); Mısır’da Leys b. Sa‘d (ö. 175/791); Basra’da Hasan-ı Basri (ö.110/728); Şam’da Evzai (ö. 157/774); Nişabur’da İshak b. Rahuye (ö. 238/853) sayılabilir. İctihad metotları ve delillerden hüküm çıkarma açısından kendilerine özgü görüşleri bulunması itibariyle müstakil birer müctehid olan bu ve benzeri fakihlerin pek çoğu sonradan müntesipleri kalmadığı için mezhep imamı olarak tanınmamış ve görüşleri mezhep olarak fiili hayata aksetmemiştir. Bununla birlikte ilk dönem hadis ve fıkıh literatüründe görüşlerine yer verilen bu müctehidler, hem İslam hukukunun doktrin boyutunu ve yorum-çözüm zenginliğini göstermesi hem de günümüzdeki kanunlaştırmalarda ihtiyaç duyulabilecek alternatif çözümleri hatırlatması yönüyle ayrı bir önem taşırlar.

    Günümüzde müntesibi kalmamış olmasına rağmen re’y ve ictihad hareketine karşı sürdürdüğü sert eleştirileriyle, farklı bakış açılarıyla ve görüşleriyle fıkıh kültürüne ayrı bir zenginlik kazandıran Zahiriyye ekolü ve bu ekolün iki büyük imamı Davud ez-Zahiri (ö. 270/883) ve İbn Hazm (ö. 456/1064) burada ayrıca anılmaya değer. Kıyasa ve re’y ictihadına şiddetle karşı çıkıp ayet ve hadislerin zahirine tutunmanın tek yol olduğunu savunan bu ekol hicri IV. asırdan itibaren bir süre etkili olmuş ise de daha sonra, kısmen yakın bir anlayışa sahip olan Şafii mezhebi içinde erimiştir. Fıkhın usul ve füru alanında birçok eser veren ve kendinden önceki fakihlerin görüşlerine ve metotlarına nasların lafzını esas alma ve hadise bağlılık geleneği içinde kalarak ciddi bir eleştiri yönelten İbn Hazm, ekolün fıkıh yönü ön plana çıkan bir mezhep halinde tanınmasını da sağlamıştır.

    Sünni mezheplerin dışında kalan fıkhi mezhep ve ekollerin, müntesipleri itibariyle en önemli kısmını Şia grubunda yer alan fıkhi ekoller teşkil eder. Şia esasen başlangıçta siyasi, devamında da itikadi bir gruplaşma iken mezhepleşme sürecine bağlı olarak kendine özgü fıkıh doktrin ve uygulaması da geliştirdiğinden Şia’nın üç büyük fırkası aynı zamanda birer fıkıh mezhebi olarak da görülebilir. İmamiyye akaid ve fıkıhta Ca‘fer es-Sadık’ın görüşlerini esas aldığından Ca‘feriyye olarak da anılır. Ca‘feri fıkhında Sünni kesimdeki ehl-i hadis ehl-i re’y ayırımını kısmen andırır tarzda iki temel eğilim görülür ve bunların temsilcileri Ahbariler ve Usuliler diye anılırlar. Birinciler hüküm çıkarmada hadisleri esas alır ve Kur’an’ın da ancak bu hadislerle anlaşılabileceğini söylerken ikinci grup kitap, sünnet, icma ve akıl şeklinde dört delilden söz eder. Ancak Şia’nın sünnet ve icma anlayışı Sünni mezheplerinkinden oldukça farklı olup Hz. Peygamber’in ve masum imamların (on iki imam) söz, fiil ve tasviplerini ölçü alır, sadece Ehl-i beyt’in rivayet ettiği hadisleri kabul ederler. Müt‘a nikahını caiz görme, abdestte çıplak ayakların üstüne meshi yeterli sayma, boşamada iki şahit zorunluluğu, beş vakit namazı cem‘ yoluyla üç vakitte kılma, zekatı (humus) din adamları eliyle toplama gibi bazı farklı görüş ve uygulamaları vardır.

    Şia’nın diğer kolu olan Zeydiyye, fıkhi görüşleri itibariyle Hanefi mezhebine bir hayli yakındır. Mest üzerine meshi, gayri müslimin kestiğini yemeyi ve Ehl-i kitap’tan bir kadınla evlenmeyi caiz görmezler. Esasen birer siyasi-itikadi fırka hareketi olan Şia’nın diğer kolları veya Haricilik fıkıh alanında bazı farklı görüşlere sahip ise de bu tür fıkhi farklılıklar diğer Sünni fıkıh mezhepleri içinde de mevcut olduğundan fazla bir önem taşımazlar.

    c) Mezhebe Bağlılık ve Telfik

    İslam dünyasında ilk dönemlerden itibaren yoğun bir ictihad ve re’y faaliyetinin sürdürüldüğü, bunun tabii sonucu olarak çeşitli bölgelerde ilim halkalarının, ilmi gelenek ve ekolleşmenin oluştuğu IV. (X.) yüzyıldan itibaren de fıkıh sürecinin halk nezdinde de hızlandığı bilinmektedir. Abbasiler’den itibaren İslam devletlerinin kadılkudatlık ve resmi mezhep uygulaması, mezhep fıkıhlarını esas alan tedvin ve tedris faaliyeti gibi amillerin yanı sıra Eyyubi ve Memlükler dönemi uygulamaları neticesinde Sünni müslümanlar arasında yaklaşık olarak V. (XI.) yüzyılın sonlarından itibaren bugünkü dört fıkıh mezhebinin takarrur ettiği görülür. O tarihlerden itibaren de mezhep, mezhebe bağlılık, ictihad, taklid ve telfik gibi meseleler gerek avami gerekse entelektüel boyutta tartışılagelmiştir.

    in İslam Dini Tags: dinfıkıhmezhep